G15, G23, G34, G42

Atamyan’ın Sanat Hayatı ve Otodidakt Yetişimi

Bedros Atamyan, kendi kendini yetiştiren, yani otodidakt bir aktördü. Sanat hayatının en yoğun on yılı 1869-1879 arasında geçti. Bu dönemde henüz şöhretinin ilk basamaklarındayken, mütevazı şartlar altında Akdeniz ve Avrupa seyahatleri yapma fırsatı buldu. Bu geziler sırasında farklı tiyatro kültürlerini gözlemledi ve sahne deneyimini geliştirdi.

Yazar Ado Talassö, Atamyan’ın yeteneğini çağdaş Fransız komedi yıldızları ve özellikle Mounet Sully ile eşdeğer kabul eder. Atamyan’ın sahneye yaklaşımı, sıradan bir oyuncudan çok farklıydı. Talassö şöyle anlatır:

“Rolünü oynamadan önce Atamyan, eserdeki olayların geçtiği yerlere gider, oraları gözlemler. Hayalinde o vakaların cereyan ettiği zamana götürür kendini ve o olayların içinde yaşar. Bu hayat ve duyguyla döndükten sonra sahnede rolünü oynardı. Örneğin Venedik ve Kıbrıs’ta Otello, Verona’da Romeo, Elsenor’da Hamlet gibi kara

G11, G24, G35, G43

Atamyan’ın Rusya Turnesi ve Başarısı

Bedros Atamyan, Rusya’da sahneye çıktığında, başta Urtyel Avgustasuy ve Ciyakomettr oyunları olmak üzere, birçok önemli rolde gösteri yaptı. Bu performanslarıyla Rusya’nın büyük şehirlerinde büyük takdir topladı. İzleyiciler onu alkışladı, Çarlık Rusyası’nın zengin ve etkili burjuva kesimi de değerli hediyeler sundu. Ancak Atamyan’ın şöhreti ve kazandığı servet, yanında amansız bir hastalık, yani akciğer veremi getirdi.

Atamyan, 20 yıllık sanat hayatının jübilesi için düzenlenen etkinliklerde büyük alkış aldı. Daha sonra Türkiye’ye giderek o dönemde zengin bir şehir olan bir beldede sahne aldı. Ancak hastalığı yüzünden yalnızca iki temsil verebildi ve ıstırabına dayanamayarak İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. Böylece sahne hayatı Atamyan için ebediyen sona ermiş oldu.

Hastalık ve Son Günleri

1890 yılında Boğaz Kasrı’nda akciğer veremi te

G12, G25, G33, G44

Küçük Atamyan’ın İlk Sahne Deneyimi

Küçük Bedros Atamyan, sahneye çıktığında söylediği birkaç kelimeyle tiyatro izleyicilerinin dikkatini bir anda üzerine çekmiştir. O an kuliste bulunan Hassa Mimarı Hagop Bey Balyan, onu tebrik ederek, “YasTüm, himâyemi kabul etmeni rica ederim. Sende istikbalin büyük bir aktörünü görüyorum!” demiştir. 1863 yılında gerçekleşen bu olay, Atamyan’ın sahneye olan ilgisini ve yeteneğini pekiştirmiştir.

Atamyan, mesleki eğitim ve sahne terbiyesi için çeşitli ustalardan ders almayı denemiş, ancak kişisel gayreti ve tutkusu sayesinde başarıya ulaşabileceğini fark etmiştir. Bir süre Ekgiyan’ın yönetiminde staj yapmış ve geçim için küçük tiyatro kumpanyalarında sahneye çıkmıştır. 1869 yılında Güllüye Tiyatrosu’na katılmış, birkaç ay sonra Fasulyeciyan ile turneye çıkarak Nahcivan’a gitmiştir. İki ay sonra İstanbul’dan gelen bir mektupla ailesinin evinin yandığını öğrenince aceleyle vatanına

G13, G21, G32, G41

Dr. Ahmed İhsan Aksan ve Tıbbi Yayıncılığı

Dr. Ahmed İhsan Aksan, İstanbul 1954’te yayımlanan iki önemli eserin müellifidir. 1933 yılında Dr. Şerif Korkucl ile birlikte Konya’da “Anadolu Kliniği” adındaki tıbbi mecmuayı yayımlamaya başlamış ve mecmuanın sahibi ile neşriyat müdürlüğünü üstlenmiştir. Bu dergi, İstanbul’da 1955 yılına kadar düzenli olarak yayımlanmıştır.

Aksan, yalnızca bu dergide değil, çeşitli Türk, Amerikan ve Avrupa tıp dergilerinde de tıbbi makaleleri yayımlanmış bir bilim insanıdır. Özellikle 1943 yılında İzmir’de müttefik devletlerin yaralılarına gösterdiği ilgi ve bakım nedeniyle İngiltere Krallığı tarafından O.B.E. (Order of British Empire) nişanı ile ödüllendirilmiştir. Bu ödül, onun uluslararası alandaki tıbbi hizmetlerinin takdir edildiğini gösterir.

Ataköy ve Bakırköy

Bu bölge, özellikle İstanbul’un kültürel ve sosyal yaşamında önemli yer tutmakta

G14, G22, G31, G45

Ataerkîn (Zeki Arif) – Hayatı ve Musiki Dünyasına Katkıları

Ataerkîn, asıl adıyla Zeki Arif, 1896 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Musikiyle iç içe bir ailede büyüyen Ataerkîn, meşhur musikişinas Hacı Ârif Bey’in oğlu olarak müzikle tanıştı. Çocukluğundan itibaren çevresinin hayranlığını toplayacak şekilde müziğe ilgi gösterdi ve bu dönemde babasından kanun dersleri de alarak temel müzik bilgisini geliştirdi.

Musiki Eğitiminde Ustaları

Zeki Arif Bey, daha sonra döneminin önde gelen musiki üstadlarından Hacı Kirârûl Efendi’ye intisap ederek müzik bilgisini ilerletti. Bu sayede klasik Türk musikisinin usul ve makamlarını derinlemesine öğrenme fırsatı buldu. Okuma sanatında üstün bir yeteneğe sahip olan Ataerkîn, bu kabiliyetini bestekârlık alanında değerlendirdi ve kendi özgün eserlerini üretmeye başladı.

Bestekârlık Hayatı ve Eserleri

Ataerkîn’in bestekârlık hayat

D15, D23, D34, D42

Bir Şaheserin Korunması İçin Yapılan Teşebbüs

Bu eşsiz kabir taşının değeri fark edildiğinde, onun İslâm ve Şark Eserleri Müzesi’ne kazandırılması gerektiği düşünülmüştür. Bu amaçla, dönemin müze müdürü olan merhum Abdülkadir Erdoğan’a haber verilmiştir. Saygıdeğer bir ilim adamı olan Erdoğan, Eyüp’e götürülmüş ve söz konusu taş kendisine yerinde gösterilmiştir. Taşın sanatsal ve tarihî kıymetini hemen kavrayan Erdoğan, bu eserin müzeye nakledileceği vaadinde bulunmuş ve bu düşünce büyük bir sevinçle karşılanmıştır.

Ne yazık ki, müze müdürünün bir süre sonra hastalanması ve ardından emekliye ayrılması, bu iyi niyetli girişimin hayata geçirilmesine engel olmuştur. Daha sonra İstanbul Ansiklopedisi’nin hazırlanma süreciyle meşgul olunması, bu çok değerli mezar taşının uzun süre unutulmasına yol açmıştır.

Kayıp Bir Sanat Eseri

1937 yılında kabir taşının resmini yapmak a

D11, D24, D35, D43

Meczup Atâ Efendi ve Doktorun Hikâyesi

Atâ Efendi bir gün hastalanmıştı. Yakınları, bir doktordan rica ederek onu ziyaret etmesini istemişlerdi. Doktor Efendi yola çıkarken içinden şöyle geçirdiği söylenir:
“Mübarek adam, hastalanacak zamanı da mı şimdi buldun?”

Doktor, Atâ Efendi’nin İstavroz’daki küçük kulübesine vardığında onu hasta hâlde bulur. Atâ Efendi, doktora tebessümle bakarak şu sözleri söyler:
“Allah razı olsun, zahmet edip gelmişsin. Bir de temiz gelseydin, paşa olurdun!”

Bu sözler o an için bir latife gibi algılanmıştı. Ancak ertesi sabah doktor, hiç beklemediği bir haber aldı: Kendisine miralaylığa (albaylığa) terfi ettiği bildirilmişti. Bu olay, Beylerbeyi ve çevresinde Atâ Efendi’nin keramet sahibi olduğuna dair inancı daha da güçlendirmiştir Guided Tours Turkey.

D12, D25, D33, D44

Atâ Efendi (Matbaacı)

Atâ Efendi, Osmanlı döneminde matbaacılık alanında görev yapmış bir kişidir. Çemberlitaş’ta bulunan Vezir Hanı içindeki Şirket-i Sahhafiye-i Osmaniye Matbaası’nın müdürü olarak çalışmıştır. Hicrî 1317 (Miladî 1899–1900) yılında hayatta olduğu bilinmektedir. Ancak kendisi hakkında bu bilgilerin dışında ayrıntılı bir kayda rastlanmamıştır. Hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır ve daha çok resmî belgelerle sınırlı kalmıştır. Bu nedenle Atâ Efendi’nin kişiliği, çalışmaları ve özel hayatı hakkında kesin hükümler vermek mümkün değildir. Hakkındaki temel kaynak Resmî Maarif Salnâmesi’dir.

Beylerbeyi’nin Meşhur Meczubu: Atâ Efendi

İkinci Abdülhamid devrinde Beylerbeyi’nde yaşayan ve halk arasında tanınan bir başka Atâ Efendi ise tamamen farklı bir kişiliktir. Bu Atâ Efendi, Boğaziçi’nin bu güzel köyünde “meczup” olarak anılan, halk

D13, D21, D32, D41

Bir Aydının Günlük Hayatından İzler

Nurullah Ataç, nereye giderse gitsin yanında tıklım tıklım kitap ve kâğıt dolu bir çanta taşırdı. Bu çanta, onun düşünce dünyasının bir parçası gibiydi. Şapkasının altından taşan bir tutam perçemi, koluna çoğu zaman asılı duran bastonu ve kendine özgü duruşu ile hemen fark edilirdi. Kulaktan atma gözlükleri sevmez, daha çok kelebek gözlük kullanmayı tercih ederdi. Dış görünüşüyle bile bir aydın olduğunu belli eden bu ayrıntılar, onun kişiliğini tamamlayan unsurlardı.

Yazı Disiplini ve Çalışma Alışkanlığı

Ataç, yazılarını standart boyutlu kâğıtlara yazardı. Çantasından çıkardığı hokka ve kalemiyle çalışır, yazı sırasında büyük bir dikkat ve özen gösterirdi. Hem eski hem de yeni harflerle yazdığı yazılar, adeta inci dizisi gibi düzenli ve temizdi. Müsveddelerinde karalanmış, üstü çizilmiş satırlara neredeyse hiç rastlanmazdı. Çünkü

D14, D31, D45

Nurullah Ataç’ın Hayatı ve Edebî Kişiliği

Öğretmenlik ve Gazetecilik Yılları

Nurullah Ataç, bir dönem lise düzeyinde Fransızca öğretmenliği görevine atanmıştır. Öğretmenliğinin yanı sıra günlük yazı dünyasına da adım atmış ve Akşam gazetesinde yazmaya başlamıştır. Bu gazetede yayımlanan ve kısa sürede ilgi gören yazıları, “Sohbet” başlığı altında toplanmıştır. Ancak Dil İnkılâbı’ndan sonra Ataç, yazı başlığını “Konuşma” olarak değiştirmiştir. Bu değişiklik, onun dile verdiği önemin ve sade Türkçe konusundaki hassasiyetinin bir göstergesidir.

Çeviri Çalışmaları ve Edebî Cesareti

Nurullah Ataç, çeviri alanında da büyük bir cesaret göstermiştir. Hiç tereddüt etmeden, dili ve anlatımı son derece zor kabul edilen Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı eserini ve Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanını Türkçeye çevirmiştir. Bu eserler, ciddi

Scroll to Top